5/28/2015

2020 Sonrasına İleri Sarma

“Physics of the Impossible” (2008) ve “Physics of the Future” kitaplarının yazarı ünlü fizikçi ve fütürist Dr. Michio Kaku 2020 sonrası dünyayı tasvir ediyor...City University of New York profesörü Dr. Michio Kaku’nun geleceğin dünyasıyla ilgili anlattıkları, hem hayatımızın hem de iş dünyasının nasıl şekilleneceğiyle ilgili çarpıcı ipuçları veriyor.

Teorik fizik profesörü olan Kaku, öyle sıradan biri değil. Harvard fizik bölümünü birincilikle bitirmiş ve kendine Einstein’ı örnek alarak onun çalıştığı konularda çalışmış. Şimdilerde kuantumcu, fütürist ve popüler bilimci olarak tanınıyor. Kuantum alanında “Sicim alanı kuramı” ve “süpersicim kuramı” olarak anılan iki önemli teorinin de sahibi. Dünyanın en zeki bilim insanları arasında gösterilen Kaku’nun popüler olmasının nedeni, pek çok radyo ve TV programına katılması, belgesellere konuk olması, makaleler yazması ve New York Times en çok satanlar listesine giren “Physics of the Impossible” (2008) ve “Physics of the Future” (2011) adlı iki kitap... 2014’te ise “The Future of the Mind” adlı kitabını çıkarttı.

Geleceğin teknolojileri ve iş modelleri
Peki, geleceğin teknolojileri hangi teknolojiler? Elbette bilgisayar ve iletişim teknolojileri zaten elde var bir... Diğerlerini ise biyoteknoloji, yapay zeka, nanoteknoloji ve kuantum çağı olarak sayıyor Kaku. Bu aşamadan sonra, tıpkı müzik ve eğlence endüstrisi gibi tüm sektörlerin tek tek dijitalleşeceğini anlatıyor.

Peki, her sektörün “dijitalleşmesi” nasıl mümkün olacak? Yani müzik endüstrisinin, sinemanın, medyanın yaşadığı dijitalleşme süreci örneğin, ulaşım, eğitim, tıp, turizm gibi alanlara nasıl uyarlanacak?

Michio Kaku, bizim de tahminlerimiz doğrultusunda kapitalizmin yeni bir büyüme dalgasına gireceği tarih olan 2020 sonrasında, dünyaya milyarlarca çipin yayılacağını, bu çiplerin yaşam biçimimizi bir daha geri dönülemeyecek şekilde değiştireceğini düşünüyor. Bu döneme de “silikon ertesi çağ” veya “kuantum bazlı bilgisayar çağı” adını veriyor. Kaku’ya göre bilgisayar ve internet 2020 sonrasında hem her yerde, hem de hiçbir yerde olacak.

Halihazırda “Google glass” örneğinde gördüğümüz internet gözlükleri sayesinde “Augmented reality” yani “Artırılmış/zenginleştirilmiş gerçeklik” uygulamaları hayatımızın bir parçası haline gelecek. “Gerçekliğin üzerine sınırsız sanal bilgi bindirilmesi” olarak tarif edebileceğimiz sanal gerçeklik uygulamaları yalnızca internet gözlükleriyle sınırlı kalmayacak. Bilgisayar o denli küçülecek ve esnek hale gelecek ki, gözlük takmak istemeyenler aynı olanağa dijital kontakt lenslerle erişecek. Peki, bu gözlükler ve lensler ne yapacak veya bunlarla ne yapılacak?

Her şeyden önce internet artık gözlüklerimizde ve lenslerimizde olacak. Görüntü tanıma teknolojisi sayesinde gözlüklerimiz yüzleri tanıyacak, tanıdığı yüzlerin kimlik bilgisini, Facebook veya Linkedin hesaplarından alıp gözümüzün önüne getirebilecek. Yurtdışında isek veya bir yabancıyla konuşuyorsak, dinliyorsak konuşma kendi dilimizde altyazı olarak gözümüzün önünden geçecek. Michio Kaku, ses çözümleme ve anında çeviri yazılımlarıyla Çince’den İngilizce’ye artık mükemmel çeviriler yapılabildiğini söylüyor. Kaku’nun öngörüleri yanında aynı teknolojinin kullanıcılara sesli olarak da ulaşacağını düşünüyorum. Yani tıpkı sesli simultane çeviri uygulamaları gibi bir takım artırılmış gerçeklik uygulamalarının sesli olarak kullanımı da yaygınlaşacaktır.

Gözlük ve lensler aynı zamanda dosya görüntülemek, dosya düzenlemek, ürün ve fiyat arama gibi işlerde de kullanılacak. Yani alışverişe çıktığımızda, karşılaştırmalı fiyatlar ve karşılaştırılmış ürün özellikleri hep gözümüzün önünde olacak. Yani kısacası bu teknoloji sayesinde, her birimiz gözünün önünden sürekli bir takım bilgiler geçen birer terminatör gibi olacağız. İnsanların işlerini, hobilerini, ilişki durumlarını anında öğrenirken, yolda bizi bekleyen tehlikeleri, çevremizdeki arkadaşları, hatta nesnelerin arkasını görebileceğiz.

Görüntüleme teknolojisindeki bir diğer değişim de her yeri birer akıllı iletişim mecrası haline getirecek olan esnek ekranlar olacak. Esnek ekranlı cep telefonları, kağıt kadar ince ve ucuz bilgisayarlar hayatımızın bir parçası haline gelecek. Bu sayede duvar kağıtlarımız ihtiyacımız olduğunda bizle konuşacak. Ne mi konuşacak? Bedeninizdeki verileri anında alabilecek robo-doktorlar sağlık durumunuzu izleyecekler ve örneğin duvar kağıdınızdan sizle konuşup sağlığınızla ilgili tavsiyelerde bulunacaklar.

Michio Kaku, bu uygulamaların sağlık harcamalarında ciddi bir düşüş sağlayabileceğini söylüyor. Görüntüleme teknolojisinin neredeyse nano boyutlara inmesi, sağlık alanında da önemli gelişmelere neden olacak. Küçük hap kameralar sayesinde bugün oldukça zahmetli olan birçok işlem son derece kolaylaşacak. Akılı tuvaletler ve akıllı DNA cipleri sizi sürekli DNA taramasından geçirerek, kanser gibi hastalıkların oluşmasından on yıl önce sizi uyaracak.

Buna benzer şekilde, istediğiniz özel öğretmenler, sanal eğlence, üç boyutlu oyunlar ve şu anda tahmin edemediğimiz birçok uygulama, evinizin ve ofisinizin duvarlarında olacak. Bilgisayar ve ekranların kağıt kadar incelip ucuzlaması, hayatımıza kağıt gibi kullanılıp atılabilen bilgisayarları sokacak.

Peki, bütün bu gelişmeler karşısında girişimcilerin ne yapması gerekiyor? Michio Kaku, değişime direnmeme ve değişimden faydalanma çağrısı yapıyor. Rekabetin artacağı, müşterinin daha fazla bilgi ve veri işleme olanağının olduğu, yani bugünkünden daha fazla kral olduğu günler bizi bekliyor. Bu ortamda hayatta kalabilmek için de markaya ve konumlamaya daha fazla odaklanmak gerekiyor. Bunun yanında pazarlamanın da veri madenciliğine ve büyük veri işlemeye de önemli bir kaynak ayırması gerekiyor.

Güventürk Görgülü
www.icerikfabrikasi.com 

5/25/2015

2.İstanbul Eczacılık Kongresi İzlenimleri

 


22-24 Mayıs 2015 tarihlerinde Grand Cevahir Otel’de ikincisi yapılan İstanbul  Eczacılık Kongresi tamamlandı.

Farmasima Sağlık Hizmetleri; 
2 marka 
(LifeTIME Vitamin&Minerals ve 
Nordic Naturals Özel Omega Serisi) ile 
kongrede yerini aldı.





İstanbul dışından da pek çok eczacının katıldığı kongrede; yapılan sempozyumlar arasında “Sağlık Politikalarının Genel Seçimlere Etkisi” konulu panel en çok ilgi gören oturum oldu. 

Moderatörlüğünü Gazeteci Metin Uca’nın yaptığı panelde; Araştırmacı Adil Gür, TTB öncel dönem başkanı Eriş Bilaloğlu, Doktor ve Aktivist Mustafa Sütlaş, ESAM Başkanı gazeteci Sibel Güneş ve Eczacının Sesi Dergisi G.Y.Yönetmeni Ecz Hakan Gençosmanoğlu yorumlarını aktardı.

Ayrıca; Kocaeli Eczacı Odası Başkanı Ecz Sinan Usta’nın moderatörlüğünü yaptığı “Eczacılığın Güncel Sorunları ve Çözüm Önerileri” paneli de ile izlendi. 


Bu oturumda; İzmir Eczacı Odası Başkanı EczTuncay Sayılkan, Bursa Eczacı Odası Başkanı Kubilay Aydın, Gaziantep Eczacı Odası Başkanı İrfan Demirci, Diyarbakır Eczacı Odası Başkanı Ferat Değer, Ankara Eczacı Odası Genel Skereteri Prof.Dr.Mustafa Arslan yorumlarını sundular.

Dr. Ozan Batıgün’ün “Farmakoekonomi” konusunda aktardıklarının da büyük ilgi gördüğü kongreye, Ali Poyrazoğlu da “Fark Yaratan Eczacı” sunumu ile renk kattı.

Eczacı Ferişte Hacısüleyman ile Tanju Çaka’nın ortaklığında kurulan LifeTIME Besin Takviyelerinin Türkiye temsilcisi olan Farmasima Sağlık Hizmetlerinin standında; Nordic Naturals markası öne çıkarıldı.

Nordic Naturals’ın “çok yüksek oranlarda ki biyoyararlılığını gösteren literatür” eczacılar tarafından büyük merakla incelendi. 

Omega 3 balık yağı doğrularının sıklıkla tartışıldığı bugünlerde; Omega 3 içeren “krille göre %382, somona göre %227 ve Omega’nın etil ester formuna göre de %47” daha fazla biyoyararlılığa sahip olan Nordic Naturals Ultimate Omega-3’ün Türkiye’de büyük ses getireceği ifade edildi. 

Görüşülen eczacılar; “bu kadar yüksek oranda” faydası ispatlanan bir balık yağını, güvenle müşterilerine sunabileceklerini aktardılar.


Kongre sırasında Farmasima standında; vitamin ve mineral alanında tüm Dünya’da en çok tercih edilenlerden olan LifeTIME Besin takviyelerinin “güçlü formülasyon”avantajına dikkat çekildi. 

Vitamin, mineral ve bitki özlerinin son derece mükemmel birleştirildiği LifeTIME Besin Takviyelerinin; hedeflenen ana sorunu tam destekleyen formülasyonlarının, yan endikasyonlara da hitap eden içeriğiyle “çok ekonomik” olduğu vurgulandı.  Benzer markalar da birkaç ayrı ürünle cevaplanabilecek konulara; LifeTIME serisinde, tek bir ürünle, etkin destek alınabildiği için "LifeTIME: ekonomik ve hesaplı" olarak tanımlanıyor.

5/17/2015

Doğru Bildiğimiz Yanlışlar

Günümüzde her konuda olduğu gibi kişisel bakım ve güzellikle ilgili konularda da hızlı iletişim sayesinde bilgi bombardımanı altındayız. Ancak bize ulaşan bilgilerden hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğu konusunda seçici olmak gerekiyor. Unutmamalı ki sorunların çözümü kişiye göre, her bünyenin özellikleriyle ve yaşam biçimiyle ilgili olarak farklılık gösterir. Ama genel olarak doğru bildiğimiz yanlışları da gözardı etmemeli!
  • Kahve içmek selülite yol açar: YANLIŞ: Kahve içmenin selülitle ilgisi yoktur. Aksine kafein zayıflatıcı ve selülit tedavilerine destek olan formüllere girip içeriğinde yer aldıkları ürünün cilde nüfusunu kolaylaştırıyor ve yağ dokusunun parçalanarak kullanılmasına yardımcı olur..
  • Baldırlarda cildin dalga dalga olması selülittendir; YANLIŞ: Yere uzandığınızda baldırlardaki bu dalgalanma siliniyorsa ya da ayaktayken elinizle gerdiğinizde kayboluyorsa gördüğünüz dalgalanmanın nedeni sadece cildin gevşemesiyle ilgilidir.
  • Portakal görünümü selüliti işaret eder:YANLIŞ: Her zaman değil, zira selülit başlangıç döneminde kendini göstermez, yüzeyde görülen selülit yerleşmiş bir selülittir. Başlangıçtaki selüliti, deriyi parmakların arasına aldığınızda fark edilir. Bu dönemde de selüliti kontrol altına almak daha kolaydır,
  • Sauna fazla kiloları eritir: YANLIŞ: sauna sonrasında bir sıkılaşma hissedilir. Saunada sadece terlenerek su kaybedilir, yağlar erimez.. Ayrıca sauna sonrası bardak bardak su içilir, kaybedilen suyun kazanılması için, dolayısıyla sağlık kurallarına uyulan bir sauna seansı ile hiçbir şey kaybedilmez, toksinler sürülür sadece.
  • Sabahları aç karnına limonlu su içmek zayıflatırYANLIŞ. Limonun bağırsakları çalıştırıcı özelliği vardır, ancak soğuk ya da ılık suyun veya limonlu suyun zayıflatıcı etkisi yoktur.
  • Her insan günde 1.5 litre su içmelidir. YANLIŞ: Evet, organizma için su çok gereklidir ve her gün yeterli miktarda su alınmalıdır. Ancak suyu birçok gıdadan da alıyoruz. Kişiye göre bu su miktarı değişir, su içmelisiniz ama bedeninizi iyi tanıyıp ne miktarda su içeceğinize siz karar vermelisiniz. Zira gereğinden fazla su, organizmada mineral kaybına yol açıp tansiyonu düşürür, böbrekleri yorar. Susadıkça için, ama susuz kalmayın.
  • Sivilceli yüze makyaj yapılmamalıdır: YANLIŞ: Akneli ciltleri cezalandırmak olur bu.Cilde uygun bakım ürünleriyle cilt temizliği yapıldıktan sonra yine akneli cilde özel bir fondötenle cilde makyaj yapılabilir. İşte asla atlanmaması gereken kural: gece mutlaka bu makyaj temizlenmeli, bakımı yapılmalıdır.
  • Saçlar ucundan sık sık kesilirse daha hızlı uzar: YANLIŞ. Sadece kırıkları aldırmak için saçlar uçlarından kesilir ve bu saç tellerinin daha düzgün görünmelerini sağlar. Sık kestirme saçın uzama hızını etkilemez, saçlar sadece yazın daha hızlı uzarlar, bu da hormon salgılanmasıyla ilgilidir.
  • Güneş sivilceleri yok eder: YANLIŞ: Bronzlaşma ve yaz nedeniyle cildin kalınlaşması ve kuruması yüzünden sivilceler görünmez, ama yaz biter bitmez birden ortaya çıkarlar. Bu yüzden güneşten korunmak ve dikkatli güneşlenmek gerekir.
  • Arındırma bronzlaşmayı alır: YANLIŞ: Arındırma işlemleri bronzluğu almaz, aksine ölü hücrelerin cilt yüzeyinden atılımını hızlandırarak daha güzel ve kalıcı bir bronzluk sağlar
  • Güneşte ne kadar kalınırsa o kadar bronzlaşılır. YANLIŞ:  Cildin güneş ışınlarına tepkisidir bronzlaşmadır ve cilt bir yere kadar kendini savunmak için bronzlaşabilir. Dolayısıyla güneşte kalınan 45 dakika bronzlaşırsınız, sonra cilt doygunluğa ulaşır ve daha fazla güneşte kalınırsa cilt yanık olma riskiyle karşılaşır.
  • Gölgede tamamen koruma altındayız. YANLIŞ:Güneş ışınları yansıyarak size ulaşıyor. Örneğin kumsalda % 20, SU üzerinde % 5 ( bu en sinsi ışınlardır, zira suyun serinliğine kanarak daha fazla güneş ışınlarına maruz kalırsınız), en güçlü yansıma da karda olanı: % 85. Yani gölgede bile yanabilirsiniz ve hatta yanık riski vardır.
  • Bronzlaştım koruma altındayım. YANLIŞ: Evet bronzluk cildinizi daha iyi korur güneş ışınlarına karşı ama, yaşlanmaya karşı korumaz. Bronzlaştıkça koruma faktörünü indirerek yaşlanmaya karşı da cildinizi korumalısınız.
  • Yüksek koruma faktörlü ürün daha az aralıklarla tekrarlanır. YANLIŞ: Unutmayın ki kurulanırken koruyucu ürününüzü de siliyorsunuz. UV ışınlarından cildinizi korumak için yapmanız gereken şey. yeterince koruyucu ürün uygulamaktır. Genelde tüm cildinize her iki saatte bir, yoğun güneşlenmelerde her saatte bir, ayrıca her sudan çıktıktan sonra, kurulandıktan sonra ve hatta terlediğinizde bile güneş korumalı ürününüzü sürmelisiniz..
Aydan Sümercan
www.icerikfabrikasi.com

Zeytinyağı Mucizesi

Çanakkale’den İzmir yönüne doğru giderken Ayvacık’a bağlı Küçükkuyu’da Adatepe Zeytinyağı Müzesi dikkat çeker. Özellikle tatilcilerin merakla gezdiği bu müzede zeytinyağının üretim aşamalarına tanık olabilirsiniz.

 Zeytinyağının da müzesi mi olur demeyin, oluyor; Adatepe Zeytinyağı Müzesi onlardan biri. 

Elbette zeytinciliğin tam kalbinde yani Ege kıyısında. Çanakkale’nin Ayvacık ilçesine bağlı Küçükkuyu’da kurulan ilk Türk zeytinyağı müzesi Adatepe, 2001’den bu yana ziyarete açık. Aynı zamanda bir zeytinyağı fabrikası olan ve aktif olarak üretim yapan müze terk edilmiş bir haldeyken restore edilerek faaliyete geçirilmiş. 

Zeytinin toplandığı andan yağının çıkarılıp şişeye gireceği ana kadar tüm aşamalarını küçük bir gezintiyle öğrenmek isteyenler için Adatepe Zeytinyağı Müzesi keyifli bir mekan.

Fabrikanın sahipleri, ilk etapta yalnızca kendileri ve yakın dostları için zeytinyağı üretiyormuş. 

Ancak ürettikleri zeytinyağları o kadar beğenilmiş ki, ünü gün geçtikçe yayılmış ve sonunda ticarete başlayıp üretimi geliştirmişler. 

Kendi logolarını taşıyan özel cam şişelerde piyasa sürülen zeytinyağları, fabrikanın sahiplerinin memleketi “Adatepe” ismini almış.


Zeytinin halleri

Adatepe Zeytinyağı Müzesi’ni dolaşıp da zeytinyağının nasıl yapıldığını öğrenmeden dönmek olur mu? 

İyi bir zeytinyağı için öncelikle tam olgunlaşmamış halde toplanması gerekiyor zeytinlerin. 

Eğer olgunlaşıp, bozulmaya yüz tutarsa meyvemsi tadını yitiriyor zeytinler. 

Bu nedenle zeytinlerin, ağaçtan toplandığı gibi baskı için kullanılan “taş”a hemen aktarılması gerekiyor.

Taş baskı tekniği uygulanan en eski ve hatta en ilkel yöntem. Ancak sunduğu lezzet harcanan emeğe değiyor. Bugün birçok yerde makinelerin yaptığı bu işi eskiden taş değirmenler yapıyormuş. Adatepe Zeytinyağı Müzesi’nde de bu değirmenleri görmek mümkün. 

Bugün de taş baskı yöntemiyle halen üretim yapanlar var. Silindir şeklindeki büyük granit taşlarla ezilen zeytinler püre haline getiriliyor. Bu esnada zeytinler havayla temas ediyor. Modern sistemlerde ise bu işlem tamamen kapalı olarak yapılıyor. Muhtemelen taş baskı zeytinyağlarının daha lezzetli olmasının nedenini de bu. Sonraki aşamada ise püre haline getirilen zeytinler kolay sızdıran torbalara koyularak süzülüyor. 

Burada torbalardan “sızan” zeytinyağı karanlık odalarda dinlendiriliyor ve pamuk filtrelerden geçirildikten sonra şişeleniyor. Kalan zeytin hamuru ise birkaç kez daha sıkılıyor. Ancak bu defa sıcak su kullanılarak yapılıyor sıkım işlemi. İkinci sıkımdan çıkan yağın kalitesi biraz daha düşük. İlk sıkıma “soğuk sıkma” deniliyor.

Semra Altıntop 
www.icerikfabrikasi.com

5/03/2015

İspanya’da pedal çevirmek!


Bisiklet merakı hep var,
mümkün olduğunca seyahatlerimde bisiklet ile gezmeyi çok seviyorum, eh kendimi de tecrübeli kabul ediyorum,
güney Hollanda’yı tam bir hafta bisiklet ile dolaşmışım,
Fransa’da şarap bölgesini bisikletle gezmişim, düzenli spinning de yapıyorum, bir bisiklet seyahati neden olmasın diyerek, benim bu konuda oldukça iddialı Zeynep arkadaşımın peşine takılıp Costa Brava’da, Barcelona’ya bir buçuk saat mesafede, Girona yakınlarında, Giverola Otel’e bisiklet kampına geliyorum.
 
 Yola çıkmadan iki hafta önce Zeynep arıyor, kıyafet ve klipsli pedal kullanımı konusunda beni uyarıyor. O zaman bir şeylerin ters gittiğini anlıyorum.
Ben hep normal kıyafet ile bindim bisiklete , nasıl özel yani... Klipsli pedal da ne demek! Arkadaşım ‘gel ben de bir dene’ diyor. Denediğimin ikinci dakikası ayaklarımı pedallardan kurtaramayarak külçe gibi düşüyorum. Korku diz boyu ama bir kere yola çıkmışız, dönüş yok.... Grubumuz 13 kişi, 11i erkek, kimi milli bisikletci, kimi triatlet, hatta aralarında bu sporun en uzun ve zorlu dalı olan Demir Adam (ironman) yarışlarında koşanlar var. Yıllardır onlara katılan hemcinsim Zeynep’e bu yıl da ben ekleniyorum.

 İkinci şoku da İspanya’ya gelip kendimi sadece Almanca konuşulan bir ortamda bularak geçiriyorum. Hayalim bir seneden fazladır öğrenmeye çalıştığım İspanyolcamı kullanmak idi, ama hocalar da, ziyaretçiler de çoğunluk İsviçreli. Ağır Alman aksanlı İngilizce dinliyorum bol bol.

  Costa Brava, GiverolaOtelimizin yeri muazzam. Dimdik kayalıkların tepesine oturmuş, bembeyaz kumsallara ve bizim Akdeniz kıyılarından alıştığımız turkuaz rengi denize tepeden bakıyor. Tabii klipsden ve Almancadan sonra üçüncü şok, dimdik bir yamacın tepesinde olan bu otele her gün nasıl döneceğim... Her gün en az 4 km yokuş çıkmak gerekecek. Gözüm etraftaki güzellikleri göremiyor. Hemen bisikletimi alıyor, kimseye görünmeden viteslere ve klipse alışmaya çalışıyorum.

  Otelde, her tür spor imkanı var, ama aslen İsviçreli BikeHoliday
 
( www.bikeholiday.ch ) adlı şirketin işlettiği bir bisiklet kampı. Otelde yüzlerce bisikletci var, farklı tecrübe düzeylerine göre gruplara ayrılıyor ve sabah 9-9buçuk gibi herkes kendi grubu ile yollara çıkıyor. Gruplar için gün gün hazırlanmış farklı parkurlar var, ama akşam yine aynı noktaya dönülüyor. Sabah yola çıkmadan önce herkes öğlen yiyeceğini ve diğer ihtiyaçlarını üzerinde ismi olan çantalara koyup arabalara veriyor, öğleye kadar hiç durmadan bisiklet sürüyor. Arabalar öğlen mola verilecek yerde sizi bekliyor, piknik şeklinde yemekler yeniyor, genelde öğleden sonra üç ‘de otele geri dönülmüş oluyor. Dinlenmek için havuz, deniz, kapalı sıcak havuz, sauna, hatta masaj alternatifleri var. Akşam yemekleri ve sabah kahvaltısı açık büfe ve oldukça zengin. Bizim grup bu otele 6 senedir geliyor, en önemli nedenlerden biri de zengin mutfağı.
 

 Akşam sofrada şaşırıp kalıyorum, Demir Adamların muhabbeti kadın sohbetlerinden çok uzak değil . İlk akşam kuaför ve bacak muhabbeti, sonrasında da pilav mı yemek daha doğru makarna mı? Gluten almalı mı almamalı mı? üzerine tartışma. Tabii Lambada ile başlayan geyik muhabbetlerine artık burada girmiyorum,

  Akdenizin turkuaz rengi koyları
 
 İlk sabah doğal olarak ‘beginners’ yani acemilerin olduğu en alt gruba gidip kendimi yazdırıyorum. Zeynep de bugün bizimle geliyor, bir de Fransız bir kız var grupta. Doğal olarak gruplar zorlaştıkca hocalar gençleşiyor. Bu işi hızlıca öğrenip üst gruplara geçmek gerek. Ilk bir saat çok zor geçiyor. Sadece ben değil, bisikletin viteslerinden gelen seslere hoca da panik oluyor, beni direk arkasına alarak önce vites kullanmayı öğretmekten başlıyor. Yavaş yavaş her şeye alışıp işin keyfini çıkarmaya başlıyorum. Etraf baharın ilk günlerinin verdiği taze yeşilliklerle ve rengarenk çiçeklerle kaplı. Nefis bahar kokuları içinde sapsarı çiçek tarlalarının yanından geçiyorsunuz. Habire yokuş inip çıkarken karşınıza Akdeniz'in turkuaz rengi koyları sürpriz olarak çıkıveriyor. Tabii arada kamyonlarla da yan yana giderken buluyorsunuz kendinizi, ama sizi birey olarak görüyor, yavaşlıyor ve korna çalıp yüreğinizi ağzınıza getirmeden sessizce geçip gidiyor.

  Mesafeler hergün biraz daha artıyor. Program önceden belli ama gruba katılanların arzusuna göre daha uzun veya daha kısa parkurlar düzenlenebiliyor. İlk gün bizim acemi grubun hedefi 73 km ve Romania parkuru tamamlanacak, toplam 1.245m tırmanış var. 9da yola çıkıp, öğlen yemek dahil 2buçuk’da otele dönüyoruz. Eh havuz başında güneşlenmeyi hakediyoruz. İkinci günkü 85km ve yine 1.200 m tırmanış hedefimizi de hakkı ile tamamlıyoruz. 3.gün dinlenmeye ayrılıyor. Tabii bizim demir adamlar durmuyor, kimi yarışma hazırlık programlarına göre 1:30, kimi 1:35 dk koşularını yapıyorlar, ben de sabahın erken saatlerinde güzel koyların tepelerinde, nefis bahar havasını içime çekerek sabah yürüyüşümü yapıyorum. Öğlen otele 45 dakika mesafede St Feliu De Guixol’de deniz kıyısında La Taverna del Mar Restoran’da nefis bir ziyafet çekiyoruz. Michelin Kataloğunda da yer alan bu restoranın fiyatları ucuz değil, kişi başı 100 euro ama manzara, lezzet ve çeşit müthiş.

  4buçuk saatte 102 km
Her hafta bir uzun etap yapılıyor , 4.gün bizim uzun etap Bruniola Klisesine gidip dönmek. 4buçuk saatte tam 102 km ve 1.600 m toplam çıkış yapıyoruz. Kendimle çok gurur duyuyorum derken demir adamlar St Hillary ve Coll Formic tırmanışlarının da bulunduğu 203km ve 2.700 metre toplam çıkışı olan ve 7.5 saat süren bir etabı tamamlıyorlar. Yani benim 102 km hava civa. 

Son gün St Grau’ya, 70km gideceğiz diyorlar, 102km den sonra burun kıvırıyorum, ama daha yola çıkar çıkmaz durumu anlıyorum. Tam 11km ve 1saat 15 dakika hiç durmadan tırmanıyoruz. Artık gerçek bisiklet sporu neymiş gayet iyi biliyorum. Öğleye kadar parkuru tamamlıyoruz ve Tossa De Mar’da meydanda Restoran Rem Vell’de yine harika bir ziyafetle seyahatimize lezzetli bir nokta koyuyoruz. (kişi başı 40 euro civarı şarap dahil)

Döndükten sonra artık yaptığım spor yetmiyor, beraber gittiğim deli arkadaşlarıma yetişemem ama seneye de bu kampı tekrar yapacağımı gibi hissediyorum. Demir adamları sorarsanız günde 6 saat bisiklet, 1-1.30 saat koşu, ardından yüzme atremanlarını tamamlamak üzere havuzun yolunu tutuyorlar. Temmuz ayında Isviçre, Almanya ve Kanada’da yapılacak ‘Ironman’ yarışmalarına hazırlanmaya devam ediyorlar.

Tijen Mergen
 

4/25/2015

Gençlik; nereye kadardır?

 
Büyülü bir sözcük: Gençlik.

Chanel “Herkes hayatında bir kez genç olur, ama genç kalmak kişinin elindedir...” demiş.

Faust, genç görünmek uğruna ruhunu şeytana satmıştı.

Ama Dorian Gray’in şeytanla anlaşması gerekmedi, çünkü portresi onun yerine yaşlanırken, güzel yüzünde en ufak bir kırışık bile belirmemişti.
Bu iki klasik eserin, genç kalmak uğruna savaş veren kahramanları birer erkek...
 Kuşkusuz günümüz kadınları gibi erkekleri de gençliğini zamana kaptırmak niyetinde değil. Kaldı ki insanoğlu tarihin en karanlık çağlarından beri gençlik iksirinin peşinde. Bugün de binlerce bilim adamı laboratuarlarda ciddi bilimsel araştırmalar yapıyor, insanın olağanüstü yaşamının sırrını çözmeye uğraşıyorlar. Sadece gençlik iksirlerini değil, yaşlanmayı frenlemek ve kusurları ortadan kaldırmak için insanın genetik yapısıyla nasıl oynayabileceklerini de araştırıyorlar...
 Peki zamanın izlerini yüzümüzde ayna gibi aksettiren cildimizin bilim adamlarına göre üç asra kadar uzanan bir dayanma gücü varken biz neden ve nasıl yaşlanıyoruz?
 Biz klonlamayı ve genetik yapımızla oynayarak gençliği yakalamayı bilim adamlarına bırakıp, elimizde olan ve olmayan nedenlere eğilelim. Aslında doğadaki tüm canlılar gibi insanlar da belli bir ritim ile her yıl yenileniyorlar. Ancak bu yenilenme ritmi zamanla yavaşlıyor ve her insan, genetik mirasına da bağlı olarak farklı biçimlerde “eskiyor”.
Bunun en belirgin göstergesi de ciltte ortaya çıkıyor. Cilt aynı zamanda sağlığımızın, iyi, kötü bütün alışkanlıklarımızın, yaşama biçimimizin, hatta ruh halimizin de aynası ve en açık göstergesidir
Özetlersek cilt, kişiyi fena halde ele veriyor; hem de rengi, sıkılığı ve pürüzsüzlüğü ile. Ayrıca onun için en büyük ve en akıllı organımızdır da diyebiliriz. Zira dış etkenlerle birebir ilişkide olan ve çevre koşullarına göre savunmaya geçerek bedenimizi koruyup yaşatan da o!
 Dış etkenler ise (hava kirliliği, rüzgar, soğuk, aşırı sıcaklar vs) yaşlanmayı ya hızlandırıyor, ya da erken başlatıyor.
 Ama binlerce yıldan beri cilt bakımına yönelik ürün ve yöntemler de var! Geçen yüzyıllarda adı da koyulan ve ciddi bilimsel araştırmaların eseri olan kozmetikler bu gün de cildin dış etkenlere karşı savunmasında destek vererek gençliğini uzatıyor.
 Gençliğimizi uzatabilmek için ne yapabiliriz derseniz, aslında hepimiz bunun çaresini biliyoruz: Sağlıklı gıdalarla beslenmek, doğaya yakın yaşamak, doğal hayatı korumak, stresten kaçınmak, güneşten korunmak ve....Sevgiyle yaşamak; yani sevmek, sevilmek!
 Stresten kaçın mı dedik?.. Şaka gibi geliyor değil mi?,..
 Çünkü kentlerde yaşamak ve güncel hayatın stresini kabullenmek zorundayız. Elimizde olanlara göz atarsak stresten başka cilde en kolay yansıyan olumsuzluğun hava kirliliği ile sigara olduğunu görürüz!
 20 ile 40 yaşları arasında cildin oksijenlenme kapasitesinin %50 oranında azaldığı bir gerçek iken sigara durumu daha da zorlaştırıyor. Damarları strese sokup daraltarak oksijen geçişini kısıtlıyor. Cilt inceliyor, esnekliğini sağlayan elastinler kırılıyor, kolajenlerin üretimi yavaşlamaya başlıyor, cildin su depolama kapasitesi azalıyor. Sigaranın katranı da ciltte serbest radikalleri arttırıyor, dolaşımdaki östrojen düzeyini düşürüyor.
 Biz bronz tenimizi de çok sevdik, hem de o kadar çok sevdik ki, bütün uyarılara rağmen güneşlenerek cildimize o güzelim bronz rengi vermekten vaz geçemiyoruz. Aslında cildimiz kendini savunmak için koruyucu bir pigment olan melanin üretimiyle bronzlaşmayı sağlayarak kendini koruyor. Ama cildin kısıtlı etkiye sahip doğal savunma mekanizması çok fazla güneş ışığına dayanamıyor, kırılıyor.
 Bilim adamlarının açıklamasına göre UVA ışınları cildin alt tabakalarına kadar inerek, hücre üretim sistemini bozan oksidan maddelerin oluşumunu hızlandırıyorlar, bozulan hücreler de kalitesiz kolajen ve elastin üretmeye başlıyorlar. Cilt yavaş yavaş eski canlılığını kaybediyor, üzerindeki kırışıklar derinleşiyor, dokular sarkıyor.
 Ama?...
 Yaz- kış demeyip yıl boyunca düzenli bakım ve güneşten korunmak gerekir dedik. Aslında cildin sadece 15 dakika güneş alması D vitamini sentezi için yeterli, cilde bu imkanı da sunmak gerekir!...UV ışınlarından bizi o kadar korkuttular ki, D vitamini eksikliğine kadar giden aşırı bir korunma tutkusu yaşadık. Oysa sıcak iklimlerle dört mevsim farkını yaşayan topraklarda korunmanın dozajı farklı olmalıdır.
Aslında UV ışınlarından korunmak çok kolay, zira artık birçok laboratuar, bakım ürünlerine, hatta makyaj ürünlerine de UV filtreleri koyuyor. Önemli olan, cildi yakmadan korunmak, zaman zaman da dozunu iyi ayarlayarak güneşle buluşmayı bilmektir!
Cilt nasıl korunmalı?
Çağımızda yaşlanma belirtilerini geciktirebileceğimiz, bu süreci kontrol altında tutabileceğimiz birçok yöntem olduğunu biliyoruz. İlk önemli hareket, sağlıklı beslenmek, doğal yaşamdan uzaklaşmamaya çalışmak ve yukarda saydığımız yanlışlardan kaçınmaktır. İkinci adım ise, yaşa uygun bakımlarla cildi desteklemektir. Cilt korunmalı, desteklenmeli ama tembelleştirilmemelidir. Daha genç yaşlarda anti aging bakımlara yönelmek cildi hem tembelleştirir hem de yorar, üstelik cilt anti aging formüllere alıştığı için, asıl ihtiyacı olduğu yaşlarda aktif maddelerden gerektiği gibi etkilenmemeye başlar.
Kişinin karakteri de yaşlanmada etkilidir. Dünyaya gülerek bakan, zor durumlarda kendine acımak yerine mücadeleyi seçen, pozitif tavırlı biri yaşlanmayı da kabullenmeyecektir.
Dünyaya güler yüzle ve sevgiyle bakabilmek ciddi olarak işe yarıyor. En basitinden, unutmayın ki gülmek yaşlılık izlerini de siliyor.
Deneyin!

En basit gençlik hareketi, temizlik ve bakımdır; gençliği geri getiremeyiz ama onu yeniden yapılandırmanın yolu var, bu da kozmetiklerden başlayıp ucu estetik cerrahiye kadar uzanan geniş bir yelpazedeki uygulamalardan geçiyor.
Ama şunu da sık sık tekrarlayacağım:
Her ne yaparsanız yapın, öncelikle, yaptığınız o şeyin işe yarayacağına inanmalısınız.

Aydan Sümercan
www.icerikfabrikasi.com

4/22/2015

HİJYEN DELİSİ ANNELERE

Kısa adı URECA olan araştırma, Baltimore, Boston, New York ve St. Louis’ de şehir içinde yaşayan yoksul ailelerin 467 çocuğunun anne rahminden 3 yaşına gelene kadar takip edilmeleri suretiyle gerçekleştirildi.

Bebeklerin evleri ziyaret edilerek alerjenlerin türleri ve miktarları ölçüldü; evlerin dörtte birinde ev tozlarındaki bakteri muhtevası da araştırıldı.
Tüm verileri mevcut olan çocukların
% 44’ ünün en azından bir alerjene karşı duyarlı oldukları,
% 36’ sının tekrarlayan hırıltılı solunumları ve
% 9’ unun egzaması olduğu belirlendi.

Alerjenlere maruz kalmadan büyüyen çocuklarda
hırıltılı solunumun üç misli fazla olduğu,
Temiz evlerde büyüyen çocukların
% 51’ inin,
hayatlarının ilk senesini her üç alerjenin de bulunduğu evlerde geçirenlerin ise
sadece % 17’ sinin etkilendiği tespit edildi.

Evlerinde bakteri çeşitliliği fazla olan çocukların 3 yaşına geldiklerinde alerji ve hırıltılı solunum gelişiminin daha az olduğu görüldü.

3 yaşında hırıltılı solunum ve alerjisi olmayan çocukların; en fazla alerjen ve bakteri çeşitliliği bulunan evlerde yaşadıkları ortaya çıktı.
 
Astım nasıl ortaya çıkıyor?
Astımın ortaya çıkmasında “genetik yatkınlık” ve “çevresel faktörlerin” rolü var. Etkisi daha bebek anne karnında iken başlayan çevresel faktörlerin astım gelişimini kolaylaştıranları ve geciktiren veya engelleyenleri var. Mesela bebeğin evinde sigara içiliyor olması, hava kirliliği, sezaryen doğum, sık antibiyotik kullanımı astımın ortaya çıkmasını kolaylaştırırken, anne sütü ile beslenme, evcil hayvanlarla iç içe büyüme, tabii enfeksiyonlar gibi etkenler ise hastalığın gelişimini önlüyor.
Hijyen hipotezi bir kere daha doğrulanıyor!
Bu araştırmadan çıkan temel sonuç “bebekler evlerinde ne kadar fazla alerjene ve ne kadar fazla bakterilere maruz kalıyorlarsa bunlarda astım ve alerjilerin o kadar az görülmesi”. Hayatlarının ilk yıllarında bakterilere daha fazla maruz kalan çocuklarda astımın daha seyrek görüldüğü konusunda fikir birliği vardır. Köylerde, çiftliklerde evcil hayvanlarla yakın temasla yaşayan, antibiyotik verilmeyen, çocukluk aşıları yapılamayan, kalabalık ailelerde büyüyen çocukların karşılaştıkları bakterilerin bağışıklığı kuvvetlendirdiği ve böylece alerjik hastalıkları önlediği bilinir. Bunun tam aksine sezaryenle dünyaya gelen, doğduğu günden itibaren sayısız aşı yapılan, çok sık antibiyotik verilen, dezenfektanlarla temizlenen evlerde yaşayan, kardeşi olmayan dolayısıyla da bakterilerle teması çok az olan çocuklarda ise astım ve alerji riski çok yüksektir.
Buna tıpta “hijyen hipotezi” adı veriliyor.
Ne kadar çok alerjen o kadar çok alerji diye bilirdik ama...
Fazla alerjen (kedi, fare, hamam böceği, polen) bulunan evlerde büyüyen bebeklerde astıma daha az rastlanması sonucu ise önceki bilgilerle çelişiyor.
Alerjik duyarlılığın oluşumu ile bebeğin maruz kaldığı alerjen miktarının doğrudan ilişkili olduğu, maruz kalınan alerjen miktarı ne kadar fazla ise astım riskinin de o kadar yüksek olduğu bilinirdi.
Astımın bu grupta daha fazla olmasını etkileyen başka faktörler de dikkate alınmalıdır.
Mesela, alerjenlerin daha fazla bulunduğu evlerde daha çok sigara içiliyor veya bu evlerde stres daha fazla olabilir.
Evlerinde fazla miktarda kedi, fare ve hamam böceğine karşı alerjen tespit edilen evlerde büyüyen bebeklerin ailelerinin sosyo-ekonomik durumunun farklı olması da önemli olabilir.
Tüm bunlar astımın ortaya çıkmasında önemli rolü olan etkenlerdir.

Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta

4/21/2015

Gününde Olmak!

Gününde olmak genelde sporculara özgü bir durum olarak algılanır. Maç sonrası sporcular Mağlup olduklarında “ben günümde değildim veya takım olarak günümüzde değildik” diyerek gününde olmanın önemini anlatırlar.

Entresan değil midir? Bütün hafta boyunca hazırlığa rağmen sporcu veya takımlar günüde olmadığı için maçı kaybederler. Peki o kadar çalışmanın bir önemi yok mudur? Eksik olan nedir? Daha başka yapılması gereken işler nelerdir?
İşe erken geldiği halde kendini toparlayamayan, bir türlü yapacaklarına odaklanamayan, ayılmak için fincan fincan kahve içen çalışanlara ne demeli.
Çok çalışmaktan konsantre olamayan, hayatı işle geçen fakat bir türlü uyuyamayan, yatakta bile iş gören, tatillerde kendini bir türlü tatile veremeyen ne kadar çalışan, yönetici, patron vardır dersiniz? Önemli kararlar vermek için gün bulamayan, verdiği kararları bir türlü içine sindiremeyen, karar vermek için çok zorlanan, iş stresi yüzünden sağlığı tehlikede olan yöneticiler gününde olmanın neresindeler acaba?
Yoksa gününde olmak bazı “Süpermen” veya “süpergirl”lere kısmet olan, bir durum mudur? Ya da piyango gibi bazı şanslı insanlara vuran bir ödül müdür?

Gününde olmak, her kim performans gerektiren iş yapıyorsa ki, bunlar ister sporcu, iş insanı, yönetici, aktör, öğrenci, ev kadını, berber vs olsun; herkesin işini iyi hatta mükemmel yapmak için öğrenmesi ve alışkanlık haline getirmesi gereken en önemli kazançlardan birisidir.
Gününde olmak bir duygu durumudur ve öğrenilir. Olimpiyat sporcularına, aktörlere, müzisyenlere veya doktorlara verilmiş özel bir hak değil, çalışarak kazanılan, geliştirilebilen bir durum ve alışkanlıktır. İşlerin daha verimli ve amacına uygun olarak yapılabilmesi için bir ön koşul ve gerekliliktir gününde olmak.
İnsan gününde olduğunda her şey doğaldır. İş yapmak için ilave bir enerjiye veya güce ihtiyaç duymaz. Enerji oradadır. Kaygı ve endişe yoktur. Her şey haz üzerine kurulmuştur. Kazanmak ve kaybetmek, yarışmak veya geçmek diye bir şey yoktur. Zaman olarak an’ı yaşar. Ne gelecek, ne de geçmiş önemlidir kişi için. Yalnızca istek ve işi büyük bir iştahla yapmak vardır.
Gününde olduğunda insan, huzurlu ve bir dinginlik içindedir. Konsantrasyon yoğundur. İç sesler yoktur ve hatta düşünce dahi yoktur. Kişi otomatik olarak hareket eder. Uyarılmış düzeyi optimumdadır. Algı kanalları her yönüyle açıktır. Olumlu duygu içerisindedir. Sezgileri ile hareket eder. Akıl burada sezgilerin emrindedir. Kişi dış seslere ve görüntülere kapalı ve yalnızca yaptığı işe odaklanmıştır.
İşte böyle bir durumdur günüde olmak. Böyle durumda birey yaratıcı, yüksek performans içinde ve ileri derecede motive olmuştur ve verimlilik düzeyi yüksektir.
Öğrenilebileceğini söylemiştik. Bunun için bu durumu oluşturan şartları bilmek ve istenilen durumlarda yeniden o duygu durumuna girebilmeyi geliştirmek gerekir. Bunun içinde ne zaman en iyi ve verimli saatinizi bulmanız gerekecektir. Daha önce bu duruma girdiyseniz ve yaşadıysanız neler olmuştu hatırlayın. Zihinsel, duygusal ve fiziksel açıdan hangi durumdaydınız? Neler yapmış, hissetmiş, düşünmüştünüz?
* Bunun için önce kaslarını rahatlatmanız gerekecektir. Gergin veya gevşek kaslarla gününde olamazsınız. Kaslarınızın optimum uyarılmaya ve rahatlamaya ihtiyacı vardır. Yani ne gergin nede gevşek olmamalısınız.
* Zihniniz yalnızca ana odaklanmalı ve yapacağınız iş dışında başka hiçbir şey sizi ilgilendirmemelidir.
* Yapacağınız işi yalnızca en iyi ve doğru şekilde aşkla yapmak istemelisiniz.
* Aklınızda kimseye bir şey ispat emek, birilerine gününü göstermek, öç almak vs asla olmamalı. Yüzde yüzünüzü vermeli ve sürece odaklanmalısınız. Ne daha önce yaptığınız bir iş veya işin sonu ne olacak gibi hiçbir kaygı olmamalı kafanızda.
* Kendinizi rahat bırakmalı ve olana bırakmalısınız kendinizi.
* Kazanmak veya kaybetmeye son vermelisiniz. Kazanmak ve kaybetmenin ötesine geçmelisiniz. Başarı, başarısızlık olmamalı.
Sadece yapmak istemeli ve yapmalısınız, ne yapacaksanız!
* Bulunduğunuz yer ve konum sizin en önemli yeriniz olmalı. Orada olmaktan büyük haz almalısınız. Almak için değil vermek için orada olmalısınız.
* Beklentileriniz minimum olmalı ve sadece o anı yaşamalısınız.
Sonuçta ne mi olacak? Yaşayın ve görün.
Gününde olacak, kendi gücünün yüzde yüzünü verecek, içinizde hiç korku olmadığı için son derece doğal olacak ve ne yaparsanız yapın keyif alacak ve yaptığınız iş çok bereketli ve verimli olacak. Sizi izleyenler sizden ilham alacak ve size imrenecektir.
Belki bu durumda her zaman kazanan olmayacaksınız fakat kaybetseniz bile içiniz rahat olacak. Fakat kazanma sansınız çok ama çok yüksek olacak ve başarı denen şey size ödül olarak verilecektir. Siz başarıya giden ve onu kovalamayan olmayacaksınız. Siz kendinin ve yaptığı işin efendisi durumuna geleceksiniz. Gerektiğinde bunu yapmakta ustalaşacak ve bunun ustası haline gecesiniz. Gün geçtikçe daha da ileri gidecek ve saygınlığınız her açıdan artmış olacak.
Kendinize gelmek ve üretmek için kahvelere, özel terapi seanslarına, kavgalara, yastık savaşlarına, gece yarılarına kadar oturmaya, içkiye, ilaçlara, enerji veren bilmem nelere, ihtiyacınız kalmayacak, bir beyniniz, olağanüstü derecede yaratılmış bir bedeniniz ve hormonlarınızı hatırladığınız sürece siz hep kazanan olacaksınız.

Pro. Dr. Turgay Biçer

4/19/2015

BENİ NEFES AL! ...Sia’nın en iyi beş şarkısı...

Belki de çoğu insan onu tüyler ürperten ve ihtişamlı, hareketli olmasına rağmen derin ve güçlü anlamlar taşıyan o muhteşem şarkı aracılığıyla tanıdı fakat başarılı DJ ve prodüktör David Guetta, bu renkli kişiliğin yeniden doğuşunu mükemmel bir şekilde yapmıştı.

Takvimler 2001’i gösterirken televizyon ekranlarına çok başarılı bir dizi düşmüştü.Cenaze evi işleten ve bu ailede barınan bir ailenin dramı konu ediliyordu Six Feet Under’da.

Dizinin duygu yüklü finalinde muhteşem bir şarkı duymuştuk. Melodileri ve sözleri o kadar etkiliydi ki, kısa sürede şarkıya alışmış ve söyleyen kişinin kim olduğunu merak etmiştik. Elbette bu kişi, şüphesiz olarak Avustralyalı şarkıcı ve söz yazarı Sia Kate Isobelle Furler, yani sahne adıyla Sia’ydı. Müzik kariyerine 17 yaşında başlayan Sia Furler, çok kısa sürede büyük bir şöhrete kavuşarak Rihanna, Celine Dion, Katy Perry ve Beyoncé gibi büyük isimlere çok sayıda şarkı yazarak kulaklarımızın pasını silmeyi başardı. Sanatçı şimdiye kadar bir single ve beş albüm çıkardı.

Sia'nın şimdiye kadar yaptığı şarkıların içinden en iyilerini seçmek oldukça zor bir iş; üstelik tüm şarkıları bu kadar güzel ve anlamlıyken... Yine de bir sıraya koyacak olursak, işte sizler için Sia’nın en iyi beş şarkısı:

5) I’M IN HERE:
Furler’ın 2010 yılında çıkardığı We Are Born ismindeki albümünün kuşkusuz en iyilerinden biri. Güçlü vokaller eşliğinde mükemmel bir hâle gelen parçanın sözleri, Sia’nın kendi imzasını taşıyor. Şarkının bize vermek istediği mesaj, şüphesiz geçmişinde takılıp kalan ve bir türlü oradan çıkamayan; birilerine seslenip onlardan yardım isteyerek kurtarmalarını bekliyor çünkü içinde yaşadığı derin bir yalnızlık ve üzüntülerden örülmüş bir duvar söz konusu.

4) BREATHE ME:
Six Feet Under dizisine damgasını vuran soundtrack’lerden biri olan ve üçüncü albümü Colour The Small One’da yer alan şarkıda, Sia yine slow melodileri kullanarak birisinden yardım istiyor fakat kesinlikle özel birisinden. Arkadaşım ol diyor ve ekliyor sonra: Bugün yine kendimi incittim ve en kötüsü de suçlayacak kimse yok. Bu parça da dibe vuran birinin çaresiz fakat biraz da umutlu çağrılarını konu ediyor fakat bunu biraz da romantik bir yolla dile getiriyor çünkü şarkının ismi tam olarak Beni nefes al anlamına geliyor. Huzur verici piyano eşliğinde şarkı Sia’nın bir şaheseri.
 
3) YOU’VE CHANGED:
Sia’nın eğlenceli ve hareketli şarkılarından biri, üstelik çok renkli ve orijinal bir klibe de sahip olan parça, beşinci albümü We Are Born’da bulunuyor. Sia bu şarkıda iyi bir değişimden söz ederek yerimizde hafifçe dans etmemize sebep oluyor.

2) SOON WE’LL BE FOUND:
2008 yılına ait olan Some People Have Real Problems albümü, her şeyden önce renkli kapağıyla dikkat çekiyor. Sia bu yıllarda yüzünü hayranlarına gösterirken, elmacık kemiğine kalp çizilmiş bir şekilde elinde boya kalemleri tutarken görüyoruz onu, ki bu da albümün oldukça renkli olduğunun ipucunu veriyor aslında. Şarkı ise oldukça tıkırında gidiyor, ritim olarak orta bir seviyede ve söz kalabalığı yapılmayıp sade bir anlatım kullanmış. Şarkı ise açıkça yeni umutlardan bahsediyor. Sia şarkıyı yeniden birkaç kez canlı olarak seslendirdiğinde ise, ki bunlardan bir tanesinde hasta olduğunu ve sesinin iyi olmadığını söylüyor, ortaya yine de çok efektif bir ürün çıkıyor.

1) CHANDELIER:
Şüphesiz ki Furler’ın altıncı stüdyo albümü 1000 Forms of Fear açılışını 2014 yılında mükemmel bir parçayla yaptı. Elbette ki Sia’nın çıkış parçası olarak Chandelier’ı seçmesi çok yerinde bir karardı zira suskunluğunu dört yıl sonra bozan Sia, dünya üzerindeki tüm hayranlarına kusursuz sözler, tüyler ürpertici bir melodi ve hikâyesi ustalıkla işlenmiş klibiyle adeta hediye vermişti. Şarkı çok konuşuldu, çok dinlendi; daha sonra Furler şarkının piyano versiyonunu da yeniden seslendirdi. Şarkının klibinde Sia yer almazken, yerine muhteşem dansıyla Maddie Ziegler klibi renklendirdi. Tüyler ürpertici melodilere 12 yaşındaki Ziegler eşlik ederken, hepimizin gönlünü fethetti. Şarkı ise özünde güçlü melodilere sahip olsa da, anlam bakımından incelediğimizde yüreklerimizi dağlayan bir söz yığını çıkıyor ortaya. Sia bu şarkısında Sanki yarın yokmuş gibi yaşayacağım diyerek tüylerimizi diken diken ediyor. Ayrıca yeni albümünü çıkardığından beri, ilginçtir ki, Sia Furler yüzünü hayranlarına göstermekten kaçınıyor, kliplerinde kuvvetle muhtemel kendisini temsil eden Maddie Ziegler’ı oynatıyor ve albümün büyük bir sembolü olan kısa küt kesilmiş, sarı peruğu kullanıyor. Tıpkı adından da anlaşılacağı gibi, 1000 Forms of Fear kesinlikle Sia’nın karanlık yanlarından ve korkularından bahsediyor.

Batuhan Uslu